26 Eylül 2008 Cuma

Mercimek Köftesi

Bayram geldi, çattı.Bayram nedeniyle uzunca bir tatil olması herkes gibi beni de mutlu etti.Bu bayram İstanbul’dayız, ama bunun için çok üzülmüyorum. Çünkü aynı zamanda kalabalığı azalmış bir İstanbul’un tadını çıkarmak için can atıyorum.Günü birlik İstanbul gezileri organize ediyorum kafamda. Özellikle Polonezköy’e gitmeyi çok istiyorum. Doğayla baş başa kahvaltı edip,yürüyüş yapıp ya da bisiklete binip oksijen depolamak istiyorum.Bol bol fotoğraf çekmek istiyorum orada.Umarım hava tam istediğimiz gibi bir bahar havasında olurda keyfimiz daha bir katmerlenir.

Ortaköy, Yeniköy, Beşiktaş,.. bizi bekler. Fazla bekletmeden oralara da bir uğramalı. Şöyle bir boğaz turu fena olmazdı :D

Cuma Pazarı… Cuma günleri en yoğun olduğum günlerden biri olduğu için epeydir gidemiyordum. Pazaryerleri hep enerji verir bana. Tezgahların arasında kaybolup, pazarlık yapmak, dolaşırken haşlanmış mısır yemek hoşuma gider. (Şimdilerde mısırı da bardağa doldurdular ya pes! Onun tadı kemirirken çıkar değil mi ? Ay anti-yenilikçi biri oldum çıktım ben galiba :D)

Leman Sam konseri varmış 1 Ekim’de Balans’ta. Bir arkadaş grubu oluşturup gitsek ya ! Ne zevkli, ne muhteşem olur.

Robert De Niro ve Al Pacino’nun filmi geliyor.Kaçar mı Allah aşkına ?

Canım sürekli gezmek olur mu ? Biraz da evimizde dinleniriz. Okunması gereken bir dolu kitap var. Sonra film seyredip, dondurma yeriz. (Carte Dour’un Fıstık Büyüsü’nü deneyin, mmmgggghhh :D)

Tamam, yukarıdakileri yapmak güzel.Ama bayram ziyaretlerini de unutmadım canım. Ziyaretlerimizi bitirip sonra tozu dumana katarız :D

Eveeeet !
Sevgili dostlar, gelmekte olan Ramazan Bayramı’nız kutlu olsun.
Umuyorum ki , bu bayramda, ruhunuz, yiyeceğiniz o şekerlerle, çikolatalarla, tatlılarla ballansın,tatlansın :D
Bayramınız ailenizle, dostlarınızla kısaca sevdiklerinizle dolu dolu, süüüpeeeerrr geçsin. :D Her şey gönlünüzce olsun :D

Tarifim:

Malzemeler:

  • 1.5 su bardağı kırmızı mercimek
  • 1 su bardağı köftelik bulgur
  • 1 adet orta boy kuru soğan
  • 4-5 adet taze soğan
  • Yarım demet maydonoz
  • 1 tatlı kaşığı acı biber salçası
  • 2 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 yemek kaşığı sıvı yağ
  • kimyon, tuz

Yapılışı:

  1. Mercimekleri temizleyip yıkayın.
  2. Üzerini 2-3 parmak su geçecek şekilde tencerede iyice haşlayın.
  3. Sonra içine 1 bardak köftelik bulguru boşaltıp, tuz ekleyip karıştırın ve demlenmeye bırakın.
  4. Taze soğan ve maydonozları ince ince kıyıp kenarda bekletin.
  5. Küçük bir tavada sıvıyağda salçaları ve baharatları kavurun.
  6. Tencerede mercimek ve bulgurun üzerine boşaltıp karıştırın.
  7. Sonra derince bir kapta mercimek, bulgur, taze soğan ve maydonozları iyice yoğurun.
  8. Elinizle köfte şekli verip marul ve limonla servis edin.


ÖNERİYORUUUM !

1408 Room
John Cusack, filmde doğaüstü olaylar üzerine kitaplar yazan başarılı bir yazarı canlandırıyor. Yine doğaüstü olaylara odaklanan son kitabı için araştırma yaparken Dolphin Oteli’nin 1408 numaralı odasında bir takım gizemli olayların olduğunu keşfediyor.
Geçmişte kitapları için yaptığı çalışmalardan elde ettiği bilgilerden, 1408′in önemli bir mit olduğunu anlıyor. Otel yöneticisiyle görüşüp bu odada kalmaya karar veriyor ve herşey ürkütücü bir boyuta varıyor.

Başarıyla yansıtılmış bir gerilimi ve John Cusack'ın tek başına filmi götürdüğü iyi bir performansı var.
The Sopranos
Kalitesini tartışmaya gerek yok. Amerika'da yedi sezon bıkıp usanmadan izlenen, ödülleri peşpeşe toplayan bir dizi. (Yapılan istatistiklere göre gelmiş geçmiş seyredilen en iyi filmin "Baba" olduğu düşünülürse "The Sopranos"un bu kadar çok tutulmasının sebepleri aşikar )

Biz ilk iki sezonu izledik.3. ve 4. sezonu aldık.Sabırsızlıkla izlemek istiyorum.
Araf-Elif Şafak
Kim gerçek yabancı - bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı? İsimlerin yabancı memleketlere ayak uydurma sürecinde muhakkak bir şeyler eksilir - bazen bir nokta, bazen bir harf ya da vurgu. Yabancının isminin başına gelenler pişmiş tavuğun olmasa da pişmiş ıspanağın başına gelenlere benzer - ana malzemeye yeni bir tat eklenmesine eklenmiştir de kalıpta gözle görülür bir çekme olmuştur bu arada. Yabancı işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı, insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.

18 Eylül 2008 Perşembe

Sosisli Gözleme


Sevinç...
Haşmet Babaoğlu'nun köşe yazısını okudum ve çok hoşuma gitti. Diyor ki; "ben hayatım boyunca "sevelim, sevilelim edebiyatı" yapmaktan kaçındım.Onun yerine "sevinç" duygusundan, "Tanrı'nın o güzelim kıvılcımı"ndan yana taraf tuttum.Elimde fenerle sevinç aramaya çıktım."
Gerçektende hayatımızda "sevinç" olmasa sevginin, sevmenin anlamı olur muydu? Hayata tutkuyla bağlanmamızı sağlayan, bu yüreğimizden ağzımıza kadar yükselip taşan heyecan duygusu olmasa zevk alacak nemiz kalırdı?

Sokağa çıkın, etrafınıza bir bakın. Sevince dair bir şeyler görebilecek misiniz gözlerde, tavırlarda ? Yok denecek kadar az değil mi? Genelde herkesin yüzünde "hayaaat beni neden yoruyosuuun?" ifadesi var.

Herkesin içindeki derdini bilemezsin tabi. Ama mutsuz, neşesiz insanlar topluluğu dolaşıyor sokaklarda.İçlerinde fitili ateşlenmiş her an patlayacak bir bomba var sanki. Sevinçtense eser yok.
Sevgi yok mu etrafta elbette var. Ama sevgilerde bir tutku yok. Bir mecburiyete dönüşüyor her şey.

Eskiden mektup gönderirlerdi, kart gönderirlerdi insanlar birbirine. Bir çaba, emek vardı. Duygular klavye tuşlarında takılıp kalmazdı.Ruhundan eline, elinden kaleme, kalemden kağıda geçerdi. Sonra da yazılan kişiye ulaşır.Defalarca okunup saklanırdı. Şimdi kolayı var oku, sonra delete tuşuna bas. İşte bu kadar. Sevgilisinin yüzünü görebilmek için yüz kere penceresinin önünden geçen sevgililere ne oldu? Ne olacak? Facebooktaki sayfasına girip resmine baktı mı, özlemi geçiveriyor.Üstelik bir de hediye gül resmi gönder oldu bitti.

Eski değerlerimizi kaybetmeden yeniyi karşılayabilseydik eğer, o zaman neşe,sevinç daha mı bol olurdu yüzlerde?

Sevinçle,heyecanla sevilebilir miydi?



Tarifim:
Malzemeler:

  • 1 adet yufka
  • 8-10 adet kokteyl sosis
  • 3-4 adet kornişon turşu
  • 1 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 adet yumurta
  • tereyağı
Yapılışı:

  1. Önce iç malzemesini hazırlamek için sosisleri ince ince dilimleyip tavada kavurun.
  2. Üzerine bir yemek kaşığı salça koyup pişirmeye devam edin.
  3. Kornişon turşularıda ince dilimler halinde doğrayıp sosislerin içine katın, karıştırıp ocağın altını kapatın.
  4. Yufkayı büyükçe bir kare haline getirerek kenarlarını ortaya doğru katlayın.
  5. Ortasına iç malzemeyi yayıp üzerine çırptığınız 1 adet yumurtayıda yayarak dökün.(İsterseniz biraz beyaz peyniride ufalayıp ekleyebilirsiniz)
  6. Sonra kenarlarını zarf gibi kapatıp teflon tavanıza yağ sürmeden koyun.
  7. Arkalı önlü pişirip servis tabağına alın.Üzerine bıçakla biraz tereyağı sürüp dilimleyerek servis edin.

Not: İmeem'de kapanmış :( Müziksiz bile olsa paylaşıma devam.

ÖNERİYORUUUM !

Dan in Real Life (Şamar Oğlanı)
Sonu belli olan klasik bir aile filmi gibi gözükebilir.Steve Carell ile komedi içiçe geçmiş olduğu için seyretmeden önce beklenti bu olabilir.Ama filmin çoğunluk yüzdesini komedi unsuru oluşturmuyor.Konusu itibariyle ilginç bir tesadüfle başlayan ve gelişen film bir kaç sahnesiyle sizi içten güldürmeyi başarıyor. Onun dışında aşkın bir beceri mi yoksa bir duygu mu olduğunu öğrenip eğlenerek vakit geçiriyorsunuz.



JUNO
Ellen Page gibi genç ve yetenekli bir oyuncu ile başarısını bir kat daha arttırmış bir yapım.Filmin senaristi Diablo Cody ilk senaryo denemesiyle akademi ve bafta ödüllerinde "en iyi özgün senaryo" ödülünü aldı.Eskiden striptizci olduğunu okumuştum.Lise yıllarında yakın bir arkadaşının hayatından esinlendiğini söylemiş senaryoyla ilgili.Filmin en önemli artılarından biri de tabii ki müzikleri, sahnelerin yarattığı duygularla çok iyi örtüşüyorlardı.
İzlemekten keyif aldığım bir film oldu :))

9 Eylül 2008 Salı

Lazanya

Herkese selamlar :))
Yoğun, yoğun, yoğun günlerimden dolayı mola vermek durumundaydım.Geçen ay bir sürü, bir sürü misafirim vardı. Hem işyerinde hem de evde beni bekleyen bir dolu işlerim vardı.Bazen hayattaki önceliklerin değişebiliyor ne yazık ki :( O yüzden bir ara vermek zorundaydım. Beni özlemiş olanlara gönül dolusu sevgiler :) Özellikle Pandora'ya.


Efendiiiimm, bu blog dünyası acayip bir dünya. Neden mi?
Beni öyle bir sarıp sarmalamış, içime öyle bir sorumluluk duygusu aşılamış ki, bir süredir yazamadığım için içimde bir suçluluk duygusuyla yaşar oldum.Aman ara çok açıldı, aman bir film öneremedim, aman yeni tarif deneyemedim diye kendi kendimi yedim. Vicdanım sızım sızım sızladı.
O zaman anladım ki, ben gerçekten beni rahatlatan, bana yeni dostlar kazandıran iyi bir yoldayım ki buna bu kadar üzülüp, kafama takıyorum.İnanın eksikliğini çok hissettim blogumun. 2007 Kasım ayında kanıma giren blog dünyası beni yörüngesinde tutmaya devam edecek gibi gözüküyor.Baksanıza, resmen günah çıkardım deminden beri :)
Bu ay yurtdışından gelen misafirlerim vardı.Onun öncesinde eve bir temizlik operasyonu düzenledim. Ama ne temizlik !! Nerdeyse tırlatıyordum. Hem çalışıp hem eve gelip ev işleriyle uğraşmak tam deli işiydi yani. Hiç bu kadar hiperaktif olmamıştım. Evime uzun süredir içime sinecek bir yardımcı hanım bulamadığım için bütün evin işi bana kaldı. Yine temizlik öncesi “bana özel” listeler hazırladım.Tam kaçık işi:) Şu yapılacak, bu yapılacak, şurası silinecek, burası düzenlenecek diye bir liste oluşturdum.Okusanız gülersiniz :) Ne yapayım, bu şekilde atlamadan, daha motive bir şekilde yapabiliyorum. Ama neyseki biraz geçte olsa bir hanım bulduuuuum. Leylaaaa.

Buna gerçekten ihtiyacım vardı. Çalışan bayanlar için ev işleri büyük bir problem olabiliyor.Çünkü, gerçekten her şeye yetişmesi oldukça zor. Böylelikle daha fazla zaman kazanmış olacağım ve daha çok tarif deneyebileceğim HAHAAYYY:D

Evet ben yine aranızdayım. Yeni tariflerim ve yeni paylaşımlarımla :)
Çok beklettim biliyorum.Bunun için üzgünüm.

İşte tarifim:

Malzemeler:

  • 600 gr.kıyma
  • 1 kutu Barilla lazanya
  • 1 adet kuru soğan
  • 2 adet sivri biber
  • 2 adet domates
  • 2 diş sarımsak
  • 1 yemek kaşığı domates salçası
  • 1/3 demet maydanoz
  • 250 gr. kaşar peyniri rendesi
  • tuz
  • karabiber
Ayrıca beşamel sos için:

  • 50 gr.margarin
  • 3 su bardağı süt
  • 2 yemek kaşığı un
  • tuz
Yapılışı:
  1. Derince teflon bir tavada önce kıymayı kavurun.
  2. Sonra içine ince ince kıydığınız kuru soğanı,sarımsakları ve biberleri katın.
  3. Küp küp doğradığınız domatesleri ilave edip sotelemeye devam edin.Salçayı ve baharatlarıda katıp biraz karıştırın.
  4. En son ince kıydığınız maydonozu katıp ocağın altını kapatın.
  5. Beşamel sos için, ayrı bir tavada margarini eritin.Unu ilave edip topak topak olmadan ve karartmadan kavurun.Sütü yavaş yavaş ilave edip krema haline gelinceye kadar karıştırın.Tuzunu katıp 5 dakika kadar daha pişirin.
  6. Derin fırın kabınızın dibine biraz beşamel sos sıvayın.Üzerine bir kat lazanya hamuru döşeyin.
  7. Onun üstüne biraz daha beşamel sosu, sonra sırasıyla kıymalı harç, kaşar peyniri rendesi ve lazanya hamuru olmak kaydıyla dört kat dizin.En üst kata lazanya hamurunun üstüne beşamel sos ile kaşar peyniri rendesi yayın. 180 derece fırında üzeri kızarana kadar pişirin.

Sonra hepsini mideye gönderin :))



ÖNERİYORUUUM !

Zohan
Bu adamın bir filmi de kötü olsun. Yok olmaz.Çünkü çok iyi bir oyuncu.Hem komedi, hem dram oynayabilen nadir oyunculardan.
Bu filmde de kırıp geçiriyor.İsrail'de ajan olmasına rağmen hayalindeki mesleğin kuaförlük olduğunu keşfetmesiyle başlayan kahkaha fırtınasına kapılıyorsunuz.
Filmde siyasi mesajlarda var. Bence izleyin.Adam Sandler'ın hiç bir filmi kaçmaz. Geçen gün "Spanglish" filmini veriyorlardı CNBC'de. Ne güzel bir filmmiş o.Bir kere daha anladım.
The Bucket List-Şimdi yada Asla
İki güçlü oyuncunun bir araya geldiği bu filmde hem hüzünleniyor hem eğleniyorsunuz. Yaşamın ne kadar değerli olduğu ve yapmak istediklerimizi bir an evvel yapmamız gerektiği mesajı içeren bu film gerçekten izlenmeye değer.
Filmde geçen bir sohbette eski Mısırlılardan bahsediliyor.Eski Mısırlılar, ölünce iki soru sorarlarmış insana.
1. Hayat neşeni buldun mu ?
2. Başkaları senin sayende hayat neşesi buldu mu?
Ne kadar anlamlı değil mi?

7 Ağustos 2008 Perşembe

Mola...

Çok uzun olmayan bir mola vermem gerektiğini bildirmeyi bir borç bilirim.
En kısa zamanda yeni paylaşımlarla aranızdayım.
Kendinize iyi davranın.

31 Temmuz 2008 Perşembe

İzmir Köfte

T e r ö r i z m
Bu nasıl bir beladır ki; bitmek tükenmek bilmez.
Bu ne adi bir canavardır ki ; masum çocukların kanlarıyla, annelerin, babaların feryatlarıyla, gözyaşlarıyla, gencecik askerlerin canlarıyla, kısaca insanların acılarıyla beslenir.
Bu nasıl aciz bir inançtır ki ; insanı insanlığından çıkarıp, yine insana saldırtır.
Bu ne aptalca bir ideolojidir ki ; vicdan denilen ruhani yargıcı ezer geçer.
Bu ne cahilce bir mesaj verme şeklidir ki ; kin ve nefrete dönüşmekten başka bir işe yaramaz.

Bir amaca ulaşmak için böyle kolay yolları seçenler, hiçbir şey elde edemeyeceklerinin farkında değiller midir? Minicik, masum bir yavruyu öldürmenin getirisi ne olabilir? İnsana günahtan başka ne kazandırır?
Siyasal veya dinsel hangi sebeple olursa olsun, masum bir insanın canına kastetmek acizlikten ve akılsızlıktan başka bir şey değildir. Asırlardır süregelen bu girişimler sonuçsuz kalmaya, varılmak istenilen amaç ne ise, beyhude olmaya devam edecektir. Bir insanın, bir halkın canını, evladını koparıp ondan alırsan o insan, o halk sana minnet değil, büyük bir nefret duyar. Senin yoluna gül değil, diken serper. Düşmanca girişimler, düşmanlarını artırır. Yani sonuç; birken bin düşman ve kazancın, elde var sıfır…

Bu terör olaylarını gazetelerde sür manşet yayınlayan, kanlı fotoğrafları kare kare gösteren, kanallarda ağlayan, yakaran terör mağduru kardeşlerimizi bizden çok teröristlerin gözünün içine sokan yayın kuruluşlarına sesleniyorum.Biraz İngiltere’den ders alamadınız mı? Bundan üç sene önce İngiltere metrosuna yapılan terörist saldırının hangi kanlı, acılı karesi aklımızda? Adamlar, canları acısada “kol kırılır yen içinde kalır” misali çektiklerini cümle aleme göstermediler. Bunu yapanları ekran karşısında güldürüp, mutlu etmediler. Haber niteliği taşıyor olsa bile, burada oturup düşünülmeli ve biraz daha akılcı davranılmalı diye düşünüyorum.
Terör mağduru kardeşlerimize rahmet, ailelerine de başsağlığı diliyorum.Umuyorum ve diliyorum ki, bu caniler bir an önce yakalanır ve daha fazla can yanmaz.



Tarifim:
Malzemeler:

  • 500 gr.köftelik kıyma
  • 1 orta boy kuru soğan (rondoda çekilmiş veya rendelenmiş)
  • 1 yumurta
  • Yarım su bardağı ekmek içi (rondoda çekilmiş)
  • Yarım demet maydonoz (ince kıyılmış)
  • 3 adet patates
  • 1 adet domates
  • 2 çorba kaşığı salça
  • 2 adet sivri biber
  • Tuz ve karabiber

Yapılışı:

  1. Kıymayı, yumurtayı,soğanı, ekmek içini,maydonozu, tuzu ve karabiberi bir kapta yoğurup köfte harcı haline getirin.
  2. Köftelere parmak kalınlığında şekil verin.
  3. Patatesleri soyup yıkadıktan sonra kalın halka şeklinde dilimleyip dilimleride ikiye bölün.
  4. Köfte ve patatesleri sıvıyağda kızartıp derince bir fırın kabına alın.
  5. Domatesleri halka halka dilimleyin, biberleride temizleyip ikiye bölün.
  6. 2 çorba kaşığı salçayı 2 su bardağı sıcak suda eritin. Köfte ve patateslerin üzerine boşaltın.
  7. Domatesleri ve biberleri en üste dizin.
  8. Üzerini çok az geçecek şekilde kaynamış su ilave edip 180 derecede fırına verin.




ÖNERİYORUUUM !

Batman-Dark Knight (Kara Şövalye)
Batman serilerinin bu son çekilen filmi Batman'dan çok Joker'e ait gibi.Heath Ledger'ın son filmi ve aynı zamanda oyunculuk anlamında son performansı olan filmdeki başarısı, sinemanın gerçekten çok iyi ve parlak bir oyuncuyu kaybettiği düşüncesini uyandırıyor ve iç sızlatıyor.
En iyi Batman filmi diyemeyiz.Çünkü bundan önceki Batman'in başlangıcını anlatan film çok daha iyiydi. Ve bana göre Katie Holmes daha iyi bir "Rachel" karakteriydi.
Film genel hatlarıyla süperhero filmleri sevenler için izlenmesi gereken bir film.Devam filminin çekileceğide aşikar.

Shoot'em Up-Hepsini Vur
Clive Owen, dünyanın en sinirli ve sert mizaçlı adamıyken kendisini dünyadaki en masum şeyi yani yeni doğmuş bir bebeği korumakla yükümlü bulan Bay Smith’i canlandırıyor. Sayısız kurşun ve akla gelebilecek her türlü ateşli çatışma arasında, Smith, DQ adında (Monica Bellucci) bir hayat kadınıyla güç birliği yaparak, oluşturdukları bu geçici ailenin tüm üyeleri kurşunlara hedef olmadan önce bebeğin hayatının neden tehdit altında olduğu muammasını çözmeye çalışıyorlar.
Filmde "Wanted" gibi "hadi canım" dedirten biraz abartılı silah ve çatışma sahneleri vardı.Ama yine de seyretmekten keyif aldığım aksiyon filmleri arasına dahil oldu.

24 Temmuz 2008 Perşembe

Fırında Çipura

Mışıl mışıl :)
Az uyuyarak mesela 4 saatlik uykuyla bütün gün verimli olabilsem ne güzel olurdu.
En az 8 saat uyumam lazım ki şarj olabileyim.Gün 24 saat.Bunun 11 saati (yolda dahil) işyerinde geçiyor.Kalan 13 saatin en az 8 saati uykuda geçiyor.Kaldı 5 saat.
Şimdi ben bu beş saatte, yemek mi yapayım,yeni tarifler mi deneyeyim, ütü mü yapayım, eşimle vakit mi geçireyim, kitap mı okuyayım ? Ne yapayım ?
İşyerinden eve dönünce kafa zaten kazan gibi oluyor.Bu bedeni de etkiliyor tabi.Beden de yorgun olunca en cazip olanı seçip dinlenme moduna geçiveriyorsun.
Saat 11 olmadan benim gözler kapanmaya başlıyor sonra.Bir rehavet sormayın.
Sonra da benim daha çok zamana ihtiyacım var diye mızmızlanıp duruyorum.
Ama kendimi ciddi anlamda az uyumaya alıştırmam lazım. En azından 6 saat uyusam 2 saat kazanmış olurum.İki saatte az değil yani.Bir çok şey yapılabilir iki saatte.
Az uyumak için neler yapılmalı? diye bir araştırma yapayım dedim.Bir kitap ismi okudum, ilginç ve komik geldi.Erdal Demirkıran’ın bir kitabıymış.”Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” adında.Kitabın özü şu; “Önünüze ulaşılması zor hedefler koyun, hedefinizi aşka dönüştürün, bu şekilde az uyuyacak, çok çalışacak ve dahi diye adlandırılan insanlar arasına isminizi yazdıracaksınız” Benim dahi olmaya niyetim yok.Biraz zaman kazanmaya çalışıyorum o kadar.Bu ölümlü dünyada ömrümün üçte birini değil de, dörtte üçünü uyuyarak geçirmek, daha çok kitap okumak, daha çok şey öğrenmek, kendime, aileme, arkadaşlarıma, evime daha çok vakit ayırabilmeyi istiyorum.Olay bu!
Aptal olmadığıma, dahi de olamayacağıma göre beni ilgilendiren az uyuyabilmenin yolları.Bilen varsa paylaşsın. Ama kahve iç falan filan demeyin.Bana işlemiyor çünkü.
Rüyasız da bir gecem geçmez benim ayrıca. Binbir çeşit rüya görürüm.
Bir gün ünlü birinin kocası ölmüş olur rüyamda,onunla beraber ağlarım.Bir gün yemyeşil bahçeli bir evde olurum, içimi müthiş bir huzur kaplar, ertesi gün okyanusta dalgalarla boğuşurum. Bir gün dizilerin final bölümlerini çekerim beynimde, diğer gün etiketlerin cetvelle boyunu ölçerim (işim gereği :)) Yani beynimi öyle dolduruyorum ki demek ki, uyurken bile savaş halindeyim :D
Benim istediğim sadece, yastığa bağımlı olmayan, zinde bir hayat :) Zor değil bence.

Kararımı verdim, az uyku, bol zaman :)

Pazar günü yaptım bu yemeği.Süper oldu ve o kadar kısa sürdüki yapılışı;

Malzemeler:

  • 2 adet çipura
  • 1 adet orta boy soğan
  • 2 adet orta boy taze patates
  • Yarım çay bardağı sıvıyağ

Yapılışı:

  1. Çipuraları güzelce temizleyip yıkayın.Her iki yüzünün üzerine birer çizik atın.
  2. Üç patatesi soymadan iyice yıkayıp elma şeklinde doğrayın.
  3. Soğanıda soyup yıkadıktan sonra halka şeklinde dilimleyin.
  4. Soğanı ve patatesleri biraz sıvıyağla harmanlayın.
  5. Balıklara da fırça yardımıyla sıvıyağ sürün.
  6. Fırın tepsinize pişirme kağıdı serip önce balıkları sonra diğer malzemeleri dizin.
  7. 180 derecede fırınlayın. 1 saat kadar pişirin.

ÖNERİYORUUUM !

Martian Child-Merhaba Dünyalı
Eşini kaybetmiş bir adamın bu dünyaya ait olmadığını,Mars'tan geldiğini düşünen bir çocuğu evlat edinmesini konu alan duygusal bir film.

Tam bir aile filmi, izlenemeniz tavsiye olunur.





Funda Arar- Rüya
Türk Sanat Müziği sevenler için muhteşem bir albüm.
Ses rengini ve gücünü çok beğendiğim Funda Arar bu albümde eğitimini konuşturmuş.
Baştan sona keyif alarak dinliyorum.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Etli Biber Dolması

Aqua Dolphin…
İzmir Balçova’da Aqua Su Parkı’na gitmiştik yazmıştım geçenlerde.Tadı damağımızda mı kaldı nedir? Hadi birde İstanbul’dakine gidelim diye geçen Pazar günü için plan yaptık.Ben gidiş için internetten kroki bile print ettim.Ne kadar hazırlıklı ve planlı hareket etme manyaaa olduğumu anlamışsınızdır artık :D
Neyse efendim, kardeşimi aradım, oda bizimle gelecek. Güzel bir Pazar kahvaltısı ettik erkenden.Tam teçhizat çantalarımızı alıp arabamıza bindik.Bahçeşehir yollarına koyulduk.E-6’dan sabahın erken saatlerinde 20 dakikada varılıyor.Ulaşım problemi hiç yok.Ama gel gelelim girişine bir geldik. Amanıııı
nn !!!
Otoparkın dopdolu olduğu yol kenarına park edilen araçlardan anlaşılıyor.Bizde haliyle onların arasına katıldık.Neredeyse bütün İstanbul halkı burada.Giriş kuyruğu sanki emeklilerin maaş kuyruğu. Başı sonu belli değil.Bütün isteğimiz kaçtı o kalabalığı görünce.Kapıdaki görevliyle konuştuk.İçerde kaç kişi var diye? Sabahın saat 10’u ve içerde 5000 kişi varmış.Öğlen gibi kaç kişi olur hayal bile edemedim, etmek istemedim.Etrafıma bakıyorum.İnsanlar mitoz bölünme geçirir gibi çoğalıyorlar. Bir karar vermeliyiz. Girecek miyiz yoksa dönecek miyiz? Kalabalıktan uzaklaşıp kafa kafaya verdik.Birden gözüme üç tane erkek ilişti. Üçüde beyaz uzun kollu gömlek giymiş, kolları sıvamış, kumaş pantolon, kösele ayakkabılar (Polat Alemdar’ın aqua versiyonu) ve ellerinde plastik poşet içerisinde beyaz renk, don mu yoksa mayo mu olduğu belli olmayan giyeceklerini sallaya sallaya girişe doğru yöneldiler. Eveeeeetttt!!!Karar verilmiştir.Dönüyoruz.
İyi ki de dönmüşüz.Çünkü kafadan muhasebesini yaptığımda görülüyorki;
5000 kişiye göre hesaplanırsa (ki bu daha da artmıştır)
Şimdi, 4 adet havuz var.Bu da1250 kişiye 1 havuz düşüyor demek.Yani bu maalesef 1 havuza en az 1250 kişi işeyecek anlamına geliyor.Çünkü bu kadar kalabalığın tuvaletlerde sıra bekleyeceğini sanmıyorum.O yüzden koyver gitsin diyecekler.
Balçova’daki yüzme havuzuna bonesiz girilemiyordu.Burada oda yok.
Yani o havuza girip hastalık kapmama olasılığın çok az bir yüzde. Ama illa ben mantarı, kolerayı çok severim diyorsan girebilirsin :P
Aynı şekilde yemek yemek istesen orada kuyruk, kaydırağa çıksan orada kuyruk.
Kısaca tam bir eziyet yaşayacaktık.
İyisi mi oraya gitmek istiyorsan hafta içi bir gününü ayarlayıp gideceksin ve gönlünce eğleneceksin.
Bizde Pazar sabahı Bahçeşehir havası alıp geri döndük.Oradaki villalar ne güzel ya.Bahçeli falan.Tam bana göre. Süper loto devretmiş, hemen oynayayım bari belki çıkar :p:p


Minik minik biber dolmaları buldum Carrefour'da.Onlardan dolma yaptım.Minik olanların kalın kabuğu olmuyor.Yoğurtla çok lezzetli oluyor.

İşte tarifi;
Malzemeler:
  • 12 adet dolmalık biber (minik olanlardan)
  • 250 gr. kıyma
  • 1 orta boy soğan (küp küp doğranmış)
  • Yarım su bardağı pirinç
  • 1 yemek kaşığı domates salçası
  • 1 tatlı kaşığı biber salçası
  • 2 yemek kaşığı sıvıyağ
  • tuz
  • 2 adet domates (dolmaların ağzını kapatmak için)

Yapılışı:

Dolmaların sap kısımlarını çıkarıp içlerini temizleyin.İçi için kıymayı, soğanı, pirinci, salçaları, sıvıyağı ve tuzu bir kapta karıştırın. Dolmaların içine doldurup domatesle ağızlarını kapatın.Tencereye dizin.Üzerlerine biraz daha sıvıyağ gezdirin.Üstünü geçmeyecek kadar su koyun.Bir tabak kapatıp kısık ateşte 30-40 dakika kadar pişirin.




ÖNERİYORUUUM !

Hancock
Bu zamana kadar hep süper kahramanların insanlara yardım ettiğini izledik.Bu filmde ise gerçek bir süper kahramanın nasıl olması gerektiğini bir insanın öğrettiğini görüyoruz.Hancock bir çok süperman özelliği taşıyor.Uçabilmesi, çok güçlü olması gibi.
Ama Hancock aynı zamanda yalnız,alaycı ve ayyaş bir kahraman.
İnsanlara yardım edeyim derken yaşadığı şehre maddi anlamda çok zarar veriyor ve bu yüzden insanlar şikayetçi olmaya, onu dışlamaya başlıyorlar.İşte burada hayatını kurtardığı bir adam ve ailesi devreye giriyor, ona yardımcı olmaya başlıyor.
Will Smith şarkıcılık dışında bu oyunculuğuda iyi kıvırdı desem yanlış olmaz.Hancock'taki performansı gayet başarılı. Charlize Theron'ın filme katkısını da unutmayalım.O da süper.
Arkadaşlar, film eğlenceli, duygusal, atraksiyonlu, izlenilebilir. Gidin :)
Mahrem-Elif Şafak
"Sessizliğin, altın kadar kıymetli olduğu mahallelerden birinde, bütün gün pencerenin önünde oturup çeyiz işlermiş ana kız. Hayallerin iğne deliğinden geçecek kadar küçük olmalı, dermiş kadın kızına. 'Baktın ki hayalin geçmedi iğnenin deliğinden, boşver onu. unut gitsin. İğne deliğinden geçemeyen hayaller boş hayallerdir. Hüsrandan başka bir şey getirmezler.' Kız dikkatle dinlermiş annesinin anlattıklarını. Sonra dalıp gidermiş hayallere. Ne vakit hayal kursa, elinden kayıverirmiş gergef; iğneyi de beraberinde götürerek."
Kitaptaki Nazar Sözlüğü'nden "İğne deliği" nin karşılığı olan bir hikaye bu. Mahrem, 1999'un İstanbul'unda başlayıp 1999'un İstanbul'unda biten; araya tarihlerin, masalların, ülkelerin, hayvansı insanların, insansı hayvanların, kötülerin, zayıfların, çirkinlerin, güzellerin girdiği, zamanın ve mekânın geçmişle bugün arasında mekik dokuduğu bir roman.
Elif Şafak'ın, kaleme aldığı dördüncü kitabı, üçüncü romanı.
Roman, farklı zaman ve mekândaki masalsı ve gerçek kahramanların ayrı ayrı öykülerinden kurulu.
Mahremiyetse üç rakamda gizli. Bir; yum gözünü, iki; aç gözünü, üç;sobe.
Ben beğenerek okudum :)